26 Mart 2012 Pazartesi

Kaçak sigaraya 'Arapça' freni





İLYAS KOÇ ANKARA 26.03.2012

PKK terör örgütünün önemli gelir kaynaklarından biri olan kaçak sigarayla mücadelede yeni yöntem haftaya uygulamaya konuluyor. Gümrükten geçirilerek, 'Ortadoğu'ya gönderilecek sigaraların üzerine teslim edileceği ülkenin dilinde, Arapça ya da Farsça uyarı yazılacak. Böylece bu paketlerin iç piyasaya dağıtılması ve satılması önlenecek.

Türk ekonomisinde yıllık 2 milyar liralık vergi kaybına yol açan kaçak sigaranın denetim altına alınması için çok önemli bir adım atıldı. Avrupa'da üretilen sigaraların Ortadoğu ülkelerine nakli sırasında transit ülke konumundaki Türkiye'nin gümrük kontrol yetkileri artırıldı. Buna göre sigara hangi ülkeye gidecekse paketlerin üzerinde yer alan uyarıcı yazı ve resimlerin de o ülkenin resmî dili ile yazılması şartı getirildi. Uygulamayla yurtdışına çıkacak gibi gösterilen sigaraların yurtiçinde satılmasının engellenmesi hedefleniyor. Düzenleme hakkında bilgi veren Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı, "Mesela Arap ülkelerine sigara götüren ve transit geçiş yapan şirketlerden, paketlerin üzerine Arapça 'sigara sağlığa zararlıdır' ifadesinin bulunmasını istedik. Bu yöntemle sigarayı iç piyasaya satamayacaklar, kaçak olduğu ortaya çıkacak." dedi.

Başbakanlık'ın konuyla ilgili 22 Mart'ta yayınladığı genelge, kaçak sigaranın önlenmesi ve bu tür faaliyetlerin tespit edilmesi açısından önemli bir adım olarak nitelendiriliyor. Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ) Tütün Kontrolü Çerçeve Sözleşmesi'nde yer alan 11. maddesini Ortadoğu ülkelerinin imzaladığı bilgisini veren Bakan Yazıcı, anlaşma gereği Türkiye'nin gümrük inisiyatifinin önemli ölçüde arttığının altını çiziyor. DSÖ'nün sözleşmesinde yer alan 11. madde şu şartı getiriyor: "Her bir taraf, tütün ürünlerinin üzerinde yer alan uyarıların ve diğer yazılı bilgilerin her bir tütün ürünü paketi ve ambalajında ve bu ürünlerin dış ambalaj ve etiketleri üzerinde kendi resmî dilinde yer almasını sağlayacaktır."

Sigaranın gümrüklerden geçişiyle ilgili madde uyarınca Türkiye bu şarta uymayan tütün ürünlerinin kendi topraklarından geçmesine izin vermeyecek. Daha önceki uyarıcı yazıların İngilizce ya da Türkçe olduğunu belirten Bakan Yazıcı, "Bu sigaralar bazen transit girdikten sonra birtakım yollarla yurda geri dönüyor. Ya da yurtdışına çıkış yapmadan menşeini saptırması yoluyla yurtiçinde bırakılabiliyor. Uygulama bunu engelleyecek." diye konuştu. Yeni düzenlemenin ay sonu yürürlüğe gireceği bilgisini verdi.

Yeni Ticaret Kanunu ile tek kişi anonim şirket kurabilecek





İLYAS KOÇ RİZE 24.03.2012

Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı, yeni Türk Ticaret Kanunu ile birlikte tek kişilik anonim ve limited şirket ile şirketler topluluğu hukuku ilk defa olarak düzenlendiğini söyledi.

Yazıcı, yeni kanunda tek kişilik yönetim kurulu olabileceğini, bu tek kişinin pay sahibi olma mecburiyeti bulunmadığını kaydetti. Bakan, yeni kanunun hedefinin ise Türkiye'yi ticaretin en kolay ve en güvenli yapıldığı bir ülke haline getirmek olduğunu ifade etti. Gümrük ve Ticaret Bakanlığı ile TOBB, TÜRMOB işbirliğinde şirketlere yönelik yeni Türk Ticaret Kanunu'nun tanıtım ve bilgilendirme toplantısı dün Rize'de yapıldı. Bakan Yazıcı, yeni kanunun 11 yıl boyunca hazırlandığını ve TBMM'de 3 partinin ittifakı ile çok hızlı bir şekilde geçtiğini belirtti. Yazıcı, "Şirket birleşmelerinde aynı türden olma şartı kaldırıldı ve birleşme sözleşmesinin kapsamı daha somut hale getirildi. Ayrıca şirketlere tür değiştirme imkânı sağlandı." diye konuştu.



Yazıcı, yeni kanunla sicil kayıtlarının elektronik ortamda güvenli, düzenli ve eksiksiz tutulması için kısa adı MERSİS olan 'Merkezi Sicil Kayıt Sistemi' oluşturulduğunu aktardı. Bakan, "Bu sistem ile ticaret sicili kayıtları ile tescil ve ilan edilmesi gereken içerikler düzenli olarak depolanacak ve elektronik ortama sunulacak. Böylece tacirlerin, ticari alanda faaliyet gösterecek gerçek ve tüzel kişilerin ticaret siciline ilişkin tüm iş ve işlemleri bu yazılım üzerinden yapılacaktır." dedi. Şirket ortaklarının şirketten borç para almasının yasaklanmasıyla ilgili maddeye yönelik eleştirilere değinen Yazıcı, şu ifadeleri kullandı: "Ortakların şirketten borç para almasına cevaz veren bir düzenleme bulunmamasına rağmen, bu durum bir cezai yaptırıma bağlanmadığı için şirket ortaklarının yaygın olarak şirketten borç para aldıkları ve bunun istismar edildiği görülmektedir. Şirketlerden para çekebilen ortak, genellikle yönetimde temsil edilen ortaktır. Bu durum hem yönetimde temsil edilemeyen ortak açısından hem de şirket alacaklıları açısından haksız bir durum ortaya çıkarmaktadır."

Bakan Hayati Yazıcı, yeni kanunda ise bu konudaki şirket ortaklarının şirketten borç para almalarının açıkça yasaklandığını, aksi uygulamanın bir müeyyideye bağlandığını aktardı.

Hacettepe'nin organ nakil ruhsatı iptal




İLYAS KOÇ 24.03.2012

Sağlık Bakanlığı, tartışmalı iki doku nakli operasyonuna imza atan Hacettepe Üniversitesi'nin kompozit doku nakli ruhsatını iptal etti. Bakanlık, Akdeniz Üniversitesi'ne ise uyarıda bulundu. Hacettepe Üniversitesi'nde geçtiğimiz ay gerçekleştirilen ve dünyada ilk kez yapılan çift kol ve çift bacak naklinde Şevket Çavdar isimli hasta hayatını kaybetmişti.

Sağlık Bakanlığı, çift kol ve bacak nakli ameliyatı başarısızlıkla sonuçlanan Hacettepe Üniversitesi'nin ruhsatını iptal etti. Dün toplanan Kompozit Doku Nakli Bilimsel Danışma Komisyonu, kararı açıklarken, yapılan ameliyatların gerekliliğine ilişkin bilgiler verdi. Yüz naklinin hasta için zorunlu olmadığını tespit eden komisyon, ölümle sonuçlanan kol-bacak naklinde ise mevzuattaki sınırların dışına çıkıldığını belirledi. Bu nedenle Organ ve Doku Nakli Hizmetleri Yönetmeliği uyarınca, Hacettepe Kompozit Doku Nakli Merkezi'nin ruhsatını iptal etti. Komisyon ayrıca Akdeniz Üniversitesi'ni kriterlere uymadığı için uyar- ma kararı aldı.

Sağlık Bakanlığı Kompozit Doku Nakli Bilimsel Danışma Komisyonu, Hacettepe Üniversitesi Kompozit Doku Nakli Merkezi'nin ruhsatını iptal etti. Komisyon, Hacettepe'de yapılan yüz naklinin endikasyona uygun olmadığını (şahsın yüz nakli ameliyatına gerek olmadığı), ekstremite (ölümle sonuçlanan kol-bacak nakli) naklinin ise endikasyon dışında (mevzuatta belirlenen sınırların dışında) olduğunu tespit etti. Komisyon bu nedenle Hacettepe Kompozit Doku Nakli Merkezi'nin ruhsatını iptal etti. Komisyon ayrıca Akdeniz Üniversitesi'nde yapılan kol ve bacak nakli operasyonunda bacak naklinin kriterlere uymadığı gerekçesiyle üniversiteyi uyarma kararı aldı. Hacettepe Üniversitesi'nde geçtiğimiz ay gerçekleştirilen iki ayrı operasyonda Cengiz Gül adlı hastaya yüz nakli yapılmıştı. Dünyada ilk kez gerçekleştirilen çift kol ve çift bacak naklinde ise Şevket Çavdar isimli hasta hayatını kaybetmişti.




Kompozit Doku Nakli Bilimsel Danışma Komisyonu, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde yapılan nakillerin değerlendirildi. Toplantı sonunda Gazi Üniversitesi'nce yapılan yüz naklinin uygun bulunduğu belirtildi. Hacettepe Üniversitesi'nce yapılan nakiller konusunda ise sert bir karar çıktı. Komisyon, Hacettepe'nin ruhsatını iptal etti. Oybirliği ile alınan kararda şu ifadeler kullanıldı: "Hacettepe'de yapılan yüz naklinin endikasyona uygun olmadığı, ekstremite naklinin ise endikasyon dışında olduğu tespit edildiğinden ve ayrıca Organ ve Doku Nakli Hizmetleri Yönetmeliği'nin 18. maddesi, 2. fıkrası uyarınca, mevzuat gereğinin yerine getirilmediği anlaşıldığından Kompozit Doku Nakli Merkezi Ruhsatı'nın iptal edilmesine karar verildi."

Sağlık Bakanlığı Sağlık Hizmetleri Genel Müdürü İrfan Şencan, "Nakil ruhsatı kurum altyapısına, kişilerin ve ekibin yetkinliğine veriliyor. Bu ruhsat şu anda iptal edilmiş durumda. Daha sonra Hacettepe Üniversitesi çok farklı bir ekiple başvurduğunda tekrar değerlendirilebilir." diye konuştu.

Hacettepe Üniversitesi Rektörlüğü'nce nakillerle ilgili bilimsel kurul oluşturulduğu ve konuyu tüm boyutlarıyla değerlendirdiği bildirildi. Öte yandan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Hacettepe'de çift kol ve bacak nakli yapılan Şevket Çavdar'ın ölümüne ilişkin suç duyurularına görevsizlik kararı vererek, dosyayı YÖK'e gönderdi.

Bakanlık, raporu 1 haftada bitirecek

Sağlık Bakanlığı Teftiş Kurulu'nun, Hacettepe Üniversitesi'nde gerçekleştirilen çift kol ve çift bacak nakli ile yüz nakline ilişkin başlattığı inceleme sonucu bir hafta içinde açıklanacak.

Bakanlıktan yapılan yazılı açıklamada 24 Şubat'ta yapılan nakilleri Bakanlık Teftiş Kurulu'nun tüm yönleriyle incelendiği belirtilerek, "Bu konudaki komisyon kararı da müfettişlerce değerlendirilecek ve bir hafta içerisinde sonuç kamuoyu ile paylaşılacaktır." denildi.

19 Mart 2012 Pazartesi

Görmez: Eğitimde 4+4+4 sistemi hafızlığı zorlayacak




İLYAS KOÇ ANKARA 18.03.2012

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, son günlerin tartışma konusu 4+4+4 eğitim sisteminin, gelenekte tarih boyunca var olan hafızlık müessesesini zorlayacağını söyledi.

Hafızlık sistemini tamamen değiştirdiklerini belirten Görmez, "Bir sene içerisinde çocuk rahatlıkla hafız olabilir. Yani bir sene dediğim iki yaz bir kış. Bu vesileyle hem temel eğitiminden mahrum kalmamış olur." dedi.
Meclis Milli Eğitim Komisyonu'nda geçtiğimiz günlerde kabul edilen 4+4+4 tartışmalarının din eğitimi üzerinden yürüyor olmasının kendisini üzdüğünü belirten Mehmet Görmez, bu konuda ilkesel bir tavır içinde olduklarını vurgulayarak, "Yaygın din eğitimi müesseselerimizi asla örgün din eğitiminin alternatifi olarak görmüyoruz." diye konuştu. Yeni eğitim sisteminin imam hatip okulları ve hafızlık müessesesine yansımalarını değerlendiren Görmez, imam hatiplerin orta kısımlarının yeniden açılacak olmasının din görevlilerinin kalitesini artıracağını ifade etti. "8 yıllık kesintisiz eğitimde herhangi bir camimizin mihrabını bir gencimize teslim etmemiz mümkün değildir." diyen Başkan Görmez, "Bu noktada ortaokulların yeniden açılacak olması bir kazanım." ifadelerini kullandı.

Cemevi, caminin alternatifi olamaz

Alevi vatandaşların cemevlerinin ibadethane olarak tanınmasına ilişkin talebine de cevap veren Diyanet İşleri Başkanı, "Cemevlerinin varlıklarını sürdürmesi, inkişaf ettirmeleri, hukukî bir statü kazanmalarında herhangi bir sorun yok. Ancak bütün tarihi, bütün kültürü, bütün kaynakları, hatta nefesleri, sözleri, deyişleri dahi dikkate aldığımızda camiyle cemevini birbirine alternatif olarak asla göstermemeliyiz. O bizim inanç bütünlüğümüzü bozar." şeklinde konuştu.

Tarihe postmodern darbe olarak geçen 28 Şubat sürecinde Diyanet'te yaşananlara da değinen Görmez şunları ifade etti: "Bilhassa o dönem tedavüle sokulan irtica kavramı, yasaların Diyanet'e verdiği görevi yerine getirmeyi dahi zorlaştırmıştır. Çok abartılı, mübalağalı kontrol sistemi, her şeyi merkezden planlama çalışmaları aslında bütün ara dönemlerde yani hem 1960'ta, 71'de, 80'de ve 28 Şubat'ta Diyanet'de çalışanların özgüvenini ortadan kaldırmıştır. Ama bütün bunlar Diyanet'in kurumsal hafızasında arızi kabul edilmiştir ve bir müddet sonra tamamen normale dönmüştür."

17 Mart 2012 Cumartesi

İshak Alaton: Wealth Tax biggest blow to non-Muslim minorities





İLYAS KOÇ ANKARA 13.11.2011

Victims of a wealth tax implemented in 1942 are demanding an apology from the state 69 years later.
Many well-known families in Turkey are among the victims of this discriminatory tax and the punishments that ensued if they failed to pay it. One such victim is Hayim Alaton, father of Alarko Holding’s executive board chairman İshak Alaton. Hayim Alaton was sent to Aşkale in Erzurum in order to perform manual labor after he failed to pay two separate taxes imposed on him. After he stayed there for a year, his business went bankrupt and he spent the rest of his life greatly depressed, silent and full of resentment. Now, 69 years later, İshak Alaton tells us the tragic story of the hardships endured by his father.

Traumatic experiences stemming from the Wealth Tax, passed on Nov. 11, 1942, still continue, even though the law only remained in effect for a year and a half (and was repealed on March 14, 1944). İshak Alaton, who was 15 years old at that time, said his father worked in the yarn trade. “We were living in a small flat in Osmanbey. We were on a lease. My father was a yarn importer. He would import cotton yarn from Manchester in the UK and sell it to women in Anatolia, where it would be used as raw material for the production of thread or flannel. In other words, yarn for household purposes was hard to find in Turkey, which lacked any textile industry,” he said.

He noted that his father was one of the emerging tradesmen of the 1930s and was also an active member of the Republican People’s Party (CHP). “My father would shut down his shop in the evening and teach French to the young people who were members of the CHP’s youth branches for free,” he said.

Pressure increased under İsmet İnönü

The Alaton family’s days of happiness were numbered. İsmet İnönü took office after the death of Mustafa Kemal Atatürk in 1938 and began to implement a policy of repression against non-Muslim minorities. These years mark the start of the “black years,” as İshak Alaton puts it.
Pointing out that the Wealth Tax came as no surprise, Alaton explained: “After Atatürk died in 1938, İsmet İnönü’s despotic and tyrannical days started. We began to feel ever-increasing pressure. Finally, the blow came in 1942.” He described the day the law was passed. “My father brought the news of the blow in the morning. He said, ‘Two tax payment notices came simultaneously.’ One was from the Hocapaşa tax office. They wanted him to pay TL 16,000 in taxes. The other was from the Eminönü tax office, which wanted him to pay TL 64,000. Two separate tax offices wanted him to pay TL 80,000 in total,” he said.
Alaton recounted that after the two tax payment notices were received at his father’s three-story workplace in Eminönü, his father went to the revenue office. He said: “My father told the officials there that ‘you cannot get two fells from one sheep. Why have you sent two separate tax payment notices? I may be able to pay the TL 16,000, but I cannot pay the other one.’ The men there looked at my father’s face and said, laughing, ‘You will pay both.’ They didn’t feel ashamed in the least as they said it. My father returned home. ‘They have apparently lost their way. There is nothing we can do’.”

Pressure in Gülhane Park and being sent to Aşkale

The law gave taxpayers 15 days to pay their allotted taxes. Those who can pay the taxes during the allocated time are saved and those who fail to do so see their homes and workplaces sequestered. Alaton said his father was only able to pay TL 11,000. “Before long, we faced sequestration imposed by the tax office as it sought to collect the remaining debt. Both our store and home were sequestered. Everything in the store and the goods in stock were sold at auctions. They came to our home. Our house was sold. All of the items at home, including our bed frames, were sold. Even the kitchen utensils were sold. Our lamps were dismantled and sold. Only our mattresses were left behind. It was a horrible incident. My mother and her four children could do nothing but just stand there.”
A while later, Hayim Alaton was taken from his home and sent to a tent camp established in İstanbul’s Gülhane Park. İshak Alaton told us what his father went through during this period. “We called these tents pressure camps. They exerted pressure on my father, telling him to give them the money he had hid. They kept my father there for two months. They would not give meals to my father, so I would bring him meals from home. One day, I went to take him a meal, but when I got there, I saw the tent was empty. They had abruptly taken him to the Haydarpaşa train station without informing anyone. They put people into cattle cars and sent them to Aşkale in Erzurum.”


Stone-cutting at 30 below

Speaking of his father’s days in Aşkale with wet eyes, İshak Alaton said those who were sent away were forced to perform physical labor. “My father stayed there for two winters and one summer. A captain would take them to a hill where they were forced to cut stones at minus 30 degrees Celsius in winter,” he recalled.

Alaton in wretched condition upon return

The Alaton family did not receive news of their father for a year. During this period, the dead bodies of some 20 people came back from Aşkale. They were able to learn from these people’s relatives, who had contacts in Aşkale, that Hayim Alaton was still alive.

One year later, Hayim Alaton returned home in a wretched state. İshak Alaton remembers that moment. “One evening, a man who was dressed like a beggar came to our flat. There was a knock on our door and a gray-haired, aged, tired, wretched beggar stepped in. We wondered who he was and looked at him with curiosity. He started to speak and I understood from his voice that he was my father. He said, ‘They released us and the journey back lasted three days.’ He stank. ‘Let me wash myself first,’ he said. Thus, we were reunited,” he said.
He reiterated that his father was hard to recognize when he returned and that his black hair had turned gray.
He noted that the family business went bankrupt and his father could not leave home due to depression. “Long after his return, he rented a place on the clerestory of Fındıklıyan Han next to Mısır Çarşısı. He died running a small store, where he sold a small inventory of imported goods.”

The Wealth Tax biggest blow to non-Muslim minorities

İshak Alaton said the Wealth Tax was the biggest blow to non-Muslim minorities. He observed that “at the time, 40 percent of İstanbul was non-Muslim. There were 300,000 Greeks and some 100,000 Jews in İstanbul, which had a population of 1 million. They were living together in a civilized manner, but their coexistence was disrupted in the late 1920s and early 1930s. Behind this is the single-party administration of the CHP. İsmet İnönü led on this front.”
Alaton lays all blame on the CHP administration and İsmet İnönü. He voiced harsh criticism of İsmet İnönü. “İnönü was a narrow-minded fascist who came from Anatolia. Even as he transferred power to Adnan Menderes, he said in a fascist mindset, ‘Where the hell does this guy come from?’”

It is the CHP that must apologize

İshak Alaton calls on the CHP to apologize as he sees it as the main perpetrator of these tragedies and victimizations. “An apology that recognizes past errors will exalt the position of the affected people and institutions. Under the current circumstances of the democratization of Turkey, I advise the opposition party not to miss this opportunity to bring such exaltation. This is because this wealth tax issue is the CHP’s sin,” he said.
İshak Alaton pointed out that the ruling Justice and Development Party (AK Party) has taken many positive steps to improve the situation of non-Muslim minorities. “If the current government offers an apology for this incident, it will have assumed the CHP’s sin, which is the wrong thing to do. It is the CHP that must say ‘mea culpa’,” he said.
Alaton and a group of his friends went to the Haydarpaşa train station on Nov. 11 in order to keep the memories of these tragic events alive. He was accompanied by lawyer Cem Murat Sofuoğlu, Professor Serap Yazıcı, Professor Ergun Özbudun and others.

Karadağ'daki dinî anlaşmazlıklarda 'Türk Diyaneti' hakemlik yapacak





İLYAS KOÇ ANKARA 17.03.2012

Karadağ'da hükümetle imzaladığı protokol sayesinde ülkesinde İslam'ın resmi din olarak tanınmasını sağlayan Karadağ İslam Meşihatı Başkanı Rıfat Feyziç, anlaşma ile Müslümanların büyük haklar kazandığını söyledi.

Feyziç, kendi aralarında bir anlaşmazlık olması durumunda Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı'nın hakem olarak tanındığını belirtti. Karadağlı din adamı, bu maddenin aynı zamanda Balkan Müslümanlarının ana merkez olarak Ankara'daki Diyanet'i kabul ettikleri anlamına geldiğini söyledi. 8 yıldır görev yaptığı Karadağ'da birçok medrese ve cami inşaatı yaptıklarını belirten Feyziç, bugüne kadarki en önemli çalışmalarının söz konusu protokolün imzalanması olduğunu söyledi.



Feyziç, "Protokol ile Müslümanların cuma namazı için izinli sayılması, orduda, emniyette, hastanelerde, öğrenci yurtlarında ve sosyal tesislerde kalan Müslümanlar için helal gıdaların hazırlanması ve başörtüsünün tüm okullarda ve kamuda serbestçe kullanılabilmesi güvence altına alınıyor." diye konuştu. Protokolün, Karadağlı Müslümanların temel sorunları için çözüm sunduğunu belirten Feyziç, artık daha özgür bir toplum yapısına kavuştuklarını aktardı. Karadağ'da yaşayan Katoliklerin kendi aralarındaki anlaşmazlık durumlarında Vatikan'a müracaat ettiğini hatırlatan Feyziç, bu protokolle Türkiye'deki Diyanet'i kendilerine hakem seçtiklerini vurguladı. Yaklaşık 700 bin kişinin yaşadığı Karadağ'da Müslümanların sayısı 200 bin civarında.

15 Mart 2012 Perşembe

Reklam Kurulu, alkolsüz bira reklamlarını mercek altına aldı



Haber Linki: http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1258856&title=reklam-kurulu-alkolsuz-bira-reklamlarini-mercek-altina-aldi

İLYAS KOÇ ANKARA 15.03.2012

Reklam Kurulu, Tarım Bakanlığı ile Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurulu'na başvurarak 'alkolsüz bira' ifadesinin, tüketiciyi yanıltan, alkollü içkiyi özendiren ve teşvik eden nitelikle olup olmadığını sordu. Cevap olumlu olursa ürünün reklamları durdurulabilir.

Alkolü teşvik ettiği için eleştirilen alkolsüz birayla ilgili şikâyetlere Gümrük ve Ticaret Bakanlığı bünyesinde faaliyette bulunan Reklam Kurulu el koydu. Mevzuattaki boşluk nedeniyle reklamları süren ürünü 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanun'un 16. maddesine göre mercek altına alan Kurul, reklamların tüketicileri yanıltıp yanıltmadığını araştırıyor. Kamu ve özel sektörden uzmanların bulunduğu Kurul, geçen hafta resmî yazı ile Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ile Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurulu'na (TAPDK) başvurdu.




Alkolsüz bira ifadesi ve alkolsüz bira kutusunun alkollü ile aynı olmasının tüketicilerin yanıltılması ve alkollü içkiyi özendirici, teşvik edici nitelikte olup olmadığını bu kurumlara soran Reklam Kurulu, reklamlarla ilgili görüş talep etti. Eğer Tarım Bakanlığı ve TAPDK alkolsüz bira reklamlarının tüketicilerin yanıltılması ve alkollü içkiyi özendiren ve teşvik eden niteliği olduğu yönünde görüş bildirirse Reklam Kurulu söz konusu ürünün reklamlarını durdurabilecek. Ayrıca en yüksek miktarda idarî para cezaları uygulanabilecek. 'Alkolsüz bira'ların reklam, tanıtım ve promosyonu için yapılan eylemler alkollü içkiler için belirlenen sınırlamalara tabi değil. Söz konusu ürünün reklamlarına yönelik düzenleme yapan TAPDK, Danıştay engeline takılmıştı. Danıştay 13. Dairesi, "Çocuk ve gençleri hedef alan etkinlik ve tanıtımlarda alkollü içki markaları veya alkollü içki markalarını çağrıştıracak unsurlar kullanılamaz." maddesinin yürütmesini durdurdu.

14 Mart 2012 Çarşamba

Gıda Bakanlığı TAPDK'ya cevap verdi: Alkolsüz birayla ilgili düzenlemeyi Gıda Kodeks Komisyonu yapacak




Haber Linki: http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1258352&title=gida-tarim-ve-hayvancilik-bakanligi-tapdkya-cevap-verdi-alkolsuz-birayla-ilgili-duzenlemeyi-gida-kodeks-komisyonu-yapacak

İLYAS KOÇ ANKARA 14.03.2012

Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurulu'nun (TAPDK) "Binde 5 oranında alkol içeren alkolsüz biranın 'alkollü içkiler' kapsamına alınması için düzenleme yapılmalı." talebine Tarım Bakanlığı'ndan cevap geldi. Bakanlık, gerekli düzenlemeler için konunun Ulusal Gıda Kodeks Komisyonu'na iletilmesine karar verdi. Komisyon, gerekli görürse yeni düzenleme yapacak.

Gençleri alkol almaya teşvik ettiği belirtilen alkolsüz bira için çok sayıda şikâyet alan Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu'nun (TAPDK), Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı'na yaptığı başvuru sonuçlandı. Şubat ayında yaptığı başvuruda TAPDK, "Alkolsüz biranın alkollü içki tanımı kapsamına girmesini sağlayacak yasal düzenlemeler yapılıp yapılamayacağı konusunda değerlendirme ve görüşlerinizin bildirilmesini istiyoruz." ifadelerini kullanmıştı. Tarım Bakanlığı TAPDK'nın bu yazısına 1 ay sonra cevap verdi. Söz konusu mevzuat kapsamında 'alkollü içki' olarak genel bir tanımın yer almadığını belirten bakanlık, alkolsüz bira hakkında gerekli düzenlemelerin yapılabilmesi ve konunun genişçe değerlendirilmesi için Ulusal Gıda Kodeks Komisyonu'na iletilmesine karar verdi.




Bakanlık, Türk Gıda Kodeksi Yönetmeliği kapsamında alkollü içkilere ilişkin olarak Tarım Bakanlığı tarafından yapılan düzenlemeleri hatırlattı. Ayrıca, TAPDK'ya alkolsüz bira konusunda herhangi bir yasal düzenleme yetkisi olmadığı halde 'Gerekli görülüyorsa siz düzenleme yapabilirsiniz.' önerisinde de bulundu. Oysa alkolsüz biranın 5996 sayılı kanuna göre 'gıda' kapsamında olması ve alkollü içki sınıfına girmemesi TAPDK'nın bu konuda adım atmasını engelliyor. Bu nedenle bakanlığın önerisi yetkililerce 'topu taca atmak' olarak değerlendirildi. Bu aşamadan sonra gözler, kodeks heyetinin yapacağı düzenlemelere çevrildi. Bakanlık TAPDK'ya verdiği cevapta alkolsüz biranın tanımını ise şu şekilde yaptı: "Alkollü bir içki gibi üretilen ancak hacim olarak yüzde 0,5 alkol içerecek şekilde belirlenen alkol derecesine kadar fermente edilen veya fermantasyon (mayalama) sonucu oluşan alkolün uzaklaştırılması yoluyla elde edilen bir içkidir."

Alkolsüz bira birçok uzman tarafından çocukların ve gençlerin alkole başlamasının ilk adımı olarak kabul ediliyor. 2006 yılında Türkiye'de Avrupa Birliği müktesebatına uyum çerçevesinde yasal bir ürün haline getirilen alkolsüz bira, binde 5'in altında alkol içeriyor. Mevzuata göre binde 5 ve üstü 'alkollü içecek' kapsamında olduğu için TAPDK herhangi bir düzenleme yapamıyor. Öte yandan alkolsüz biranın Çanakkale Gıda Kontrol Laboratuvarı'ndaki incelemesinde binde 26 oranında alkol tespit edilmesi kafaları karıştırdı.

Konuyla ilgili geçtiğimiz günlerde açıklama yapan Yeşilay Derneği Başkanı Muharrem Balcı, alkolsüz birayı Tarım Bakanlığı'na bağlı bir laboratuvarda tahlil ettirdiklerini belirterek, "Çıkan sonuçta alkolsüz birada yüzde 0,26 alkol bulunuyor. Trafiğe, yüzde 0,24 promil alkollü çıkan ticari araç şoförünün ehliyetine el konulmuştu. Bu durumda alkolsüz bira içip trafiğe çıkanların ehliyetine el konulabilir." ifadelerini kullanmıştı.

Ateşyan wants neutral definition of citizenship in new constitution



Ermeni Patriği Ateşyan yeni anayasada "Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı" ifadesi istedi

Haber Linki:

İLYAS KOÇ ANKARA 14.03.2012

Armenian Deputy Patriarch Archbishop Aram Ateşyan, who visited the parliamentary sub-committee working on drafting a new constitution for Turkey on Monday, said the Armenian community would like to see a new constitution with no reference to ethnicity in its definition of citizenship, unlike the Ecumenical Greek Orthodox Patriarch Bartholomew, who said that he had no problem being called a Turk during his visit to the commission earlier.

During his visit to the parliamentary Constitutional Reconciliation Sub-committee, Ateşyan said that the purpose of his visit was to present his views as an individual, as well as the demands of Armenian society. “We want a constitution like a mother. Embracing, compassionate and conscientious, like a mother who doesn't discriminate among her children,” he told the commission's members.
The commission has been hearing the views of different civil society groups, and Ateşyan's one-hour visit was part of the meetings with civil society representatives. Ateşyan spoke to journalists after his meeting with commission members, where he noted that this was the first time in the history of the Turkish Republic that an Armenian patriarch was visiting Parliament.

He noted that the demands he voiced concerned all segments of society. Noting that the constitution should serve all equally, he said: “We believe that [the new] constitution will serve this cause. Ninety-five percent of the demands we presented are the same as every other segment's. The small differences are about the issues that concern us as a minority group. After this, it's all up to the committee and the higher commission; they will work and draft the new constitution. I wish them success. Anyone who has an identity [card] issued by the Republic of Turkey and a citizenship number is a citizen of the Republic of Turkey. It is this simple. There is no need to dwell on or emphasize ethnic backgrounds.”

Ateşyan proposed leaving out a definition of citizenship altogether to avoid controversy, or, alternatively, defining citizenship as such, “Anyone who was born within the borders the Republic of Turkey, has citizenship through their parents, or later acquired citizenship, is a Turkish citizen.”
The proposals Ateşyan introduced emphasized freedoms of speech, expression and religion. He also said that members of minority groups did not want privileges but, rather, equal citizenship. The proposals also emphasize that the state should respect religious pluralism and stand at an equal distance to all religions, as well as be completely impartial.

The Armenian community also wants minority schools to be supported by the state, saying that these schools should be given equal access to public funds for education.
Ateşyan's views on citizenship differ from those expressed by Ecumenical Patriarch Bartholomew I in February. During his visit to the commission, Bartholomew also demanded equal citizenship rights but proposed a more ethnic definition of Turkishness, “Anybody who is tied to the Republic of Turkey through citizenship is a Turk.” Often, minority groups in Turkey, both Muslim and non-Muslim, advise against using words that describe a particular ethnic group.

Türkiye Ermeni Patrikliği Genel Vekili Başpiskopos Aram Ateşyan TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu'na gelerek Ermeni Cemaati'nin önerilerini sundu. Ateşyan, yeni anayasa sunduğu için önerilerde Fener Rum Patriği Barhelemoos'un aksine farklı bir vatandaşlık tanımı istedi. Etnik kimliğe vurgun yapmayan “Türkiye vatandaşlığı” ifadesinin yer aldığı öneride şunlar denildi:  “Tartışma yaratmamak için Anayasada vatandaşlık tanımlamasına hiç yer verilmeyebilir. Vatandaşlık tanımlanacaksa “Türkiye Cumhuriyeti topraklarında (sınırları içerisinde)  doğan, ya da vatandaşlığa geçen veya anne veya babası Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan, herkes Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır.” tanımı önerilebilir”
 
Meclise 10 başlık altında sunulan Ermeni Cemaatinin Görüş ve Önerileri adlı raporda Yeni Anayasanın eski Anayasa'nın düzeltilmesi mantığıyla yazılamayacağı ifade edildi. 1982 Anayasasının onlarca kez revize edildiği, ancak bu değişiklikler yaralara merhem olmadığına dikkat çekildi.  Sorunun tek tek maddelerde değil, 1982 Anayasası'nın otoriter ruhunda olduğunun altı çizildi. Öneri olarak ise  “Yeni Anayasa'nın ruhu ise bireyi merkeze alan, demokrat, katılımcı eşitlikçi ve çoğulcu olmalı. Bunun için, geçmişteki anayasal yaklaşımları eleştirel bir bakışla gözden geçiren bir yaklaşımın ürünü olması elzemdir” denildi.
  Raporda başyalangıç kısmı için şu öneriler yer aldı: “Anayasa'nın başlangıç kısmında, kişi hak ve hürriyetlerinin ve onun ayrılmaz bir parçası olan düşünce ve ifade özgürlüğünün, din ve vicdan özgürlüğünün, örgütlenme özgürlüğünün anayasanın esası olduğu, anayasayla güvence altına alındığı, hiçbir gerekçeyle (“Kamu güvenliği”, “Devlet otoritesi”, “Milli çıkar” gibi) sınırlanamayacağı belirtilmelidir. “  
Ayrıcalık değil eşit yurttaşlık istiyoruz

 
Raporda “birinci ana değerimiz eşitliktir” denilerek Azınlıklara mensup vatandaşların ayrıcalıklar, imtiyazlar değil eşit yurttaşlık hakları talep etmekte olduğu belirtildi. Öneri olarak şu ifadenin konması istendi:
“Türkiye Cumhuriyeti'nde hiçbir kişi, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırıma tabi tutulamaz. Devlet, her türlü ayrımcılığın önlenmesi ile yükümlüdür,
Devlet, Türkiye Cumhuriyetinin taraf olduğu uluslararası antlaşmalarla korunan azınlıklara mensup vatandaşların haklarından istifade edebilmeleri için örgütlenmesini güvence altına alır,
Devlet, dezavantajlı, mağdur gruplar açısından eşitlik ilkesinin tam olarak sağlanması için gerekli her türlü düzenlemeyi yapmakla yükümlüdür,
Devlet, eşitlik ve ayrımcılık yasağı ilkelerinin toplumun tüm kesimlerince benimsenmesi ve bu ilkelerin toplumsal seviyede ihlallerinin önüne geçmek için her türlü önleyici, eğitici, düzenleyici ve caydırıcı hukuki ve idari tedbirleri almakla yükümlüdür.”
 
Yeni Anayasa önerileri arasında en dikkat çekici kısımlardan biri de din ve vicdan özgürlüğü başlığında yer alan öneriler oldu. Bu kapsamda Azınlık Cemaat mensuplarının,  yaşadıkları sorunların temelinde Anayasada yazılı din ve vicdan özgürlüğünün yeterince hayata geçirilememiş olduğuna vurgu yapıldı. Bu konuda raporda şu ifadelere yer verildi: “Evrensel Hukuk Normları içinde bu temel hakkın Türkiye Cumhuriyeti tarafından tüm yurttaşlar için gerçek anlamda hayata geçirilmesi hazırlanmakta olan yeni anayasanın temel amaçlarından biri olmalıdır.
Devletin tüm din ve inançlara eşit mesafede durması ve tarafsız davranması, dinsel çoğulculuğa saygı göstermesi, değişik din ve inançların ibadetlerinin yapılabilmesi için gerekli olan kurumsal yapıların oluşturulmasına imkân verecek bir hukuki yapıyı kurmuş olması ve bunun bir gereği olarak da dini kurumların önündeki tüzel kişilik oluşturulması yolundaki engelleri kaldırması gerekmektedir.”
 
Bir diğer öneride ise Azınlık mensuplarının Türkiye Cumhuriyeti'nin taraf olduğu uluslar arası antlaşmalarca korunan hakların tamamından istifade edebilmelerini teminen örgütleyecekleri kurumlara tüzel kişilik tanınacağına ve bu tüzel kişilere eşitlik ilkesi uyarınca muamele edileceğine dair hükümlerin yer alması dile getirildi.
 
Kamu okullarına verilen her türlü destek azınlık okullarına da verilmeli
 
Bir diğer öneri ise eğitim hakkı başlığı altında “Devlet, kamu okullarına verdiği her türlü desteği, kâr amacı gütmeyen, kamu kurumu gibi çalışan azınlık okullarına da vermelidir” şeklinde ifade edildi. Öneride ayrıca “Yeni Anayasa metninde Devletin, azınlık mensuplarının okullarının, eğitim için ayrılan kamusal kaynaklardan eşit şekilde istifade edebilmeleri, eğitim ve öğretimlerini faaliyetlerini sürdürebilmeleri için gerekli kaynağı tahsis edeceği hususuna yer verilmelidir” denildi.
 
 

13 Mart 2012 Salı

Balyoz ve Kafes planlarında 6-7 Eylül olaylarını gördüm





İLYAS KOÇ İSTANBUL 06.09.2010

Atatürk'ün Selanik'teki evinin bombalandığı yönündeki asılsız haberlerle başlayan 6-7 Eylül olaylarının tanığı gazeteci Mihail Vasiliadis, yaşananları, Balyoz ve Kafes planlarına benzetiyor. 55 yıl önce Rumlara yapılan linci anlatan Vasiliadis, "O zaman ana hedef azınlıklardan kurtulmaydı. Şimdi Kafes gibi planlarla yapılmak istenen, azınlıklar üzerinden hükümeti yıpratmak." diyor.

Bugün, 55 yıl önce Rum kökenli vatandaşlara karşı uygulanan 6-7 Eylül olaylarının yıldönümü. Atatürk'ün Selanik'teki evinin bombalandığı yönündeki asılsız haberlerin gazetelerde yer almasıyla başlayan olaylar 2 gün sürmüş, İstanbul'da Rumların yaşadığı bölgelerde büyük bir linç ve yağma yapılmıştı. Devletin kolluk kuvvetleri olayların çıkacağından haberdar olmasına rağmen, herhangi bir müdahalede bulunmamıştı. O zaman ülkeyi terk etmek zorunda kalanlar arasında yer alan gazeteci Mihail Vasiliadis, yaşananları, Balyoz ve Kafes planlarına benzetiyor. "6-7 Eylül olaylarına o planların ışığında bakılmalı. O zaman ana hedef azınlıklardan kurtulmaydı. Şimdi Kafes gibi planlarla yapılmak istenen, azınlıklar üzerinden hükümeti yıpratmak." diyor.




6-7 Eylül olaylarının ardından birçok Rum ve gayrimüslim, sahip oldukları her şeyi geride bırakıp, yıllardır yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kaldı. Türkiye'yi terk edenlerden birisi de o zaman 16 yaşında olan Mihail Vasiliadis'ti. Yunanistan'a göçen Vasiliadis 28 yıl sonra, Cumhuriyet'in ilk gazetesi olan Apoyevmatini'yi yaşatmak için Türkiye'ye geri döndü. 7 yıldır gazetenin genel yayın yönetmenliğini yapan Vasiliadis, 6-7 Eylül olaylarının kendiliğinden gelişmediğini düşünüyor. Yaşananların, Balyoz ve Kafes planları gibi çok yönlü hedefi olan iyi planlanmış, uygulanmış bir tertip olduğunu kaydeden Vasiliadis, "6-7 Eylül olaylarına Kafes ve Balyoz eylem planlarının ışığında bakıldığında aynen bunlar gibi dikkatle hazırlanmış birçok hedefe hizmet eden bir plan olduğu ortaya çıkıyor. O zaman ana hedef azınlıklardan kurtulmaydı. Şimdi Kafes gibi planlarla yapılmak istenen, azınlıklar üzerinden hükümeti yıpratmak." diyor. Tek parti döneminde, partinin içinde yer alan ulusalcı güçlerin yasalar çıkararak azınlıklara baskı yaptığını savunan Vasiliadis, bu güçlerin iktidarını kaybettikten sonra faaliyetlerini illegal olarak gerçekleştirdiğini ifade ediyor. 6-7 Eylül olaylarının da bu illegal güçlerin ürünü olduğunun altını çiziyor. 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından bu karanlık ellerin tekrar faaliyete geçtiğini anlatan Vasiliadis, Türkiye'deki 90 binlik Rum nüfusunun bu tarihten sonra 10 binin altına düşmesini bu kesimin çabası olarak yorumluyor. Türkiye'de küçük bir zümrenin ülkenin huzurunu kaçırdığını ifade eden Vasiliadis, referandum ile ilişkili görüşlerini de şöyle açıklıyor: "Bu kesim, Türkiye'nin başını belaya sokmaya çalışıyor. Bir zümre, elindeki gücü kullanarak çoğunluğa baskı yapıyor. Bu zümre, 2003'ten sonra devletin başına gelen bu hükümeti darbe ile deviremedi. Bu referandumda 'Evet' dememizin nedeni de bu. 'Hayır', çıkarsa, darbelerden medet uman kişilerin ümitleri yeniden yeşerecek."



Mihail Vasiliadis, 6-7 Eylül 1955'te yaşanan olaylara Tarlabaşı'nda, Emniyet Müdürlüğü'nün bulunduğu binanın diğer köşesindeki evinde canlı tanıklık etmiş. Vasiliadis, o gün azınlığa mensup kişilerden bazılarının dükkânlarını kapattıklarını ama sonra o kapanan kepenklerin kâğıt gibi yırtılıp, dükkânların yağmalandığını aktarıyor. Kafes ve Balyoz eylem planlarına 6-7 Eylül olaylarının ışığında baktığını anlatan Vasiliadis, azınlıklar kullanılarak hükümetin yıpratıldığını söylüyor. Kafes'in bu açıdan darbenin gerçekleşmesi için azınlıklara karşı yapılan eylem olduğunu dile getiriyor. Vasiliadis, "Balyoz ve Kafes eylem planlarında hedefe ulaşabilmek için azınlıklara vurmaktan çekinilmiyor. Bugünkü olayda azınlıklardan kurtulma hedefi ikinci plan gibi görünüyor; ama dünyaca tanınan saygın bir azınlığın Türkiye'de öldürülmesi, Türkiye'nin altını üstüne getirir. Nitekim Hrant Dink bu amaç için öldürüldü." diye konuşuyor. Vasiliadis derin devletin, 27 Mayıs 1960 darbesini gerçekleştirdikten sonra tekrar legal yollardan hareket ettiğini ve azınlıklara son darbesini 1964'te vurduğunu belirtiyor. Darbenin ardından yeni hükümetle birlikte, derin güçlerin tekrar gün yüzüne çıktığını kaydediyor. Vasiliadis, "Bu karanlık eller, 1964'ten sonra Atatürk ve Venizelos arasında imzalanan antlaşmayı tek taraflı iptal ettirerek bizim cemaatimize ait 12 bin kişinin yurtdışına çıkarılmasına sebep oldular. Daha sonra kalanlar çıkarıldı. 1965-66 yılında son darbe vuruldu. 90 bin nüfusluk Rum nüfusu 10 binin altına düştü." diyor. 6-7 Eylül'de yaşananları bir devlet politikası olarak görmenin yanlış olduğunu belirten Vasiliadis, olayın devlet içinde örgütlenen kişiler tarafından yapıldığını ifade ediyor.

"Olaylar Özel Harp işiydi, amacına da ulaştı"

6-7 Eylül olaylarının olduğu sırada Seferberlik Tetkik Kurulu'nda görevli olan, daha sonra MGK genel sekreterliği de yapan Sabri Yirmibeşoğlu, olaylardan seneler sonra verdiği röportajda 6-7 Eylül olayları hakkında şu itirafta bulundu: "6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı."

12 Mart 2012 Pazartesi

Petrol ve gaz bulmak için sabır şart





İLYAS KOÇ ANTALYA 12.03.2012

Türkiye'de doğalgaz ve petrol bulunduğuna inandıklarını belirten Enerji Bakanı Taner Yıldız, bunun için sektörel sabra ihtiyaç olduğunu ifade etti. "Kuzey Denizi'nde Norveç açtığı 33. kuyuda petrolü bulabildi." diyen Yıldız, Karadeniz'de aramaların henüz bitmediğini, Akdeniz içinse yeni bir yapıyı kurguladıklarını dile getirdi.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, Türkiye'nin öncelikli amacının ithal kaynakları yerli kaynaklar haline dönüştürmek olduğunu belirtti. Türkiye'de petrol ve doğalgaz olduğuna inandıklarını kaydeden Yıldız, bunun için sektörel sabra ihtiyaç olduğunu belirtti. Bu kapsamda Norveç örneğini gösteren Yıldız, "Kuzey Denizi'nde 32 kuyu açılıyor ve bir şey bulunamıyor, 33. kuyuda bulunuyor. Bu kadar sabrı gösterebilmemiz lazım. Bu sabrın bedeli de ödenmek zorunda." diye konuştu. Karadeniz'deki aramaların bitmediğini ifade eden Yıldız, Akdeniz'de biraz daha iyi çalışacak bir yapıyı kurguladıklarını dile getirdi.

Akdeniz açıklarında iki boyutlu sismik arama yapan Piri Reis'in işlevini tamamladığını ve geminin haksız eleştirilere maruz kaldığını söyledi. Üç boyutlu bir sismik geminin kiralandığını, aynı zamanda yeni bir geminin de satın alınması için sipariş verildiğini belirten Bakan Yıldız, ihalenin daha profesyonel olması için Savunma Sanayii'nde yapıldığını ve geminin 2014 yılında teslim alınacağını dile getirdi. Yeni üç boyutlu sismik arama gemisinin derin deniz aramalarında kullanılacağını kaydeden Yıldız, geminin isminin henüz konulmadığını belirtti. Bakan Yıldız, sondaj gemisinin ise petrol bulunması halinde alınacağını ifade etti.




Antalya'da Petrol Arama Üretim Sektörü 1. İstişare Toplantısı'nda gazetecilere bilgi veren Bakan Taner Yıldız, Güney Kıbrıs Rum Kesimi'nin Akdeniz'de yaptığı doğalgaz arama çalışmalarında bulunan gazın ancak Türkiye üzerinden Avrupa'ya pazarlanabileceği iddialarına ilişkin olarak, "Şu anda yapılan bütün fizibilite çalışmaları Türkiye'yi gösteriyor. Eğer İsrail'le Mavi Marmara olayını yaşamamış olsaydık yürütülebilecek çok fazla ortak proje vardı. Bu projede ilk sıralarda yer alırdı. Bu, doğru bir iş olurdu. Ancak şu durumda bu doğalgaz hattı 9 tane canımızı taşıyabilecek durumda değil." dedi. Akdeniz'deki gerginliğe değinen Yıldız, İsrail diplomatik yollardan özür dilemedikçe ve tazminat gibi birtakım şartları sağlamadıkça projenin hayata geçmesinin mümkün olmadığını belirtti. İsrail'in söz konusu saldırısı ile projenin zarar gördüğünü ifade eden Yıldız, gazın Türkiye'ye uğramadan taşınmasının çok zorlama bir proje olacağını kaydederek, "Gazın taşınmasının tek yolu var. Boru hattıyla taşınması konusunda Akdeniz'in dibi çok müsait değil. Türkiye'nin boru hattı altyapısı var. Niçin o projede kullanılmasın? Teklif gelirse siyasi zemini sağlamlaştırdıktan sonra bunlar ancak o zaman konuşulur. Siyasi zemin sağlam hale gelmeli." diye konuştu.



8 Mart 2012 Perşembe

Kürt meselesinin çözümü, Said Nursi'nin görüşlerinde saklı






İLYAS KOÇ İSTANBUL 30.11.2010

Anayasa ve Anayasa Mahkemesi uzmanı Prof. Dr. Servet Armağan, Bediüzzaman Said Nursi'nin Kürt meselesi hakkındaki görüşlerini kitaplaştırdı.

'Demokratik Açılım Sürecinde Kardeşlik Projesi' adlı kitabı geçtiğimiz günlerde okuyucuyla buluşan Armağan, hem bir Kürt alimi hem de Cumhuriyet devrini yaşamış biri olarak Bediüzzaman'ın Kürt meselesine ilişkin görüşlerini aktarıyor. Sorunun çözümünün Nursi'nin görüşlerinde saklı olduğunu vurguluyor. Prof. Armağan, Cumhuriyet'in kurulmasından sonra Kürtlerin unutulduğunu, dillerini konuşmalarına izin verilmediğini, suçlu-suçsuz birçok yerde husumet ve hakaretlere maruz kaldıklarını anlatıyor. Bütün bu yanlış uygulamalara rağmen bazı Kürtlerin toprak, özerklik ya da imtiyaz gibi taleplerinin meşru ve makul hiçbir yanı bulunmadığını savunan Armağan, Kürt sorununun çözümünde Said Nursi'nin sesine kulak verilmesi gerektiğini ifade ediyor. Armağan, Kürt kökenli olan Nursi'nin hiçbir zaman bağımsızlık talebinde bulunmadığını ve federal devlet yapısını kabul etmediğini kaydediyor.




Nursi'nin Osmanlı zamanından beri Kürtlerin Türklerden ayrı olmaması gerektiğine inandığını söyleyen Armağan, Bediüzzaman'ın şu sözlerini aktarıyor: "Muhtariyet fikri ırkçılığı hortlatır. Türkler bizim aklımız, biz de onların kuvveti. Mecmuumuz (toplamımız) bir iyi insan oluruz. Kürtlerin saadeti ancak Müslüman Türklerle beraber olmakta yatıyor. Kürtlük davası pek manasız bir iddiadır. Çünkü (Kürtler) her şeyden evvel Müslümandırlar.(...)İslam uhuvvet-i İslamiyeye münafi (zıt) olan kavmiyet davasını men eder."
  
Servet Armağan, Nursi'nin milliyetçiliği 'müspet ve menfi' diye ikiye ayırdığını, menfi milliyetçiliğı 'ırkçılık', müspet milliyetçiliği ise 'İslam kardeşliği' olarak tarif ettiğini belirtiyor.

Prof. Armağan, Bediüzzaman'ın Kürtçe eğitim meselesindeki yaklaşımı konusunda da şu değerlendirmeyi yapıyor: "Nursi makalelerinde, doğunun cahil kaldığını ve ihmal edildiğini yazıyor. Çözüm olarak da doğunun her yerinde okullar açılmasını ve buralara Kürtçe bilen öğretmenler gönderilmesini söylüyor. Eğer bu yapılmaz ve Kürtler de okumazlarsa gelecekte Kürtlerin pek büyük bir darbe yiyeceklerini, yani geri kalacaklarını belirtiyor."

Armağan, Bediüzzaman'ın isyana kesin bir dille karşı çıktığını vurgulayarak, Cumhuriyet'in ilk yıllarında Şeyh Sait'in başlattığı isyan hareketine destek vermediğini hatta "Bu millete kılıç çekilmez. Bu millete ve askerlerine karşı isyan etmek doğru değildir. İsyan hatalı bir harekettir, vazgeçin." uyarısında bulunduğunun altını çiziyor.

6 Mart 2012 Salı

Hükümetin dik duruşu, askerî vesayeti bitirdi





İLYAS KOÇ ANKARA 27.04.2011

27 Nisan e-muhtırasının toplum üzerindeki etkisini kamuoyu araştırmacıları analiz etti. Türkiye'de artık toplum mühendisliğinin tutmadığını belirten uzmanlara göre, süreçte askeri vesayet sarsılırken, sivil irade güçlenerek çıktı.


Muhtıranın ardından hükümetin yaptığı sert açıklamayla seçmenin özgüveni pekişti. Hükümet, söz konusu açıklamada askere görevini hatırlatmış ve Genelkurmay'ın Başbakana bağlı olduğu gerçeğinin üzerinde durmuştu. Açıklama, kamuoyunda 'askere muhtıra' olarak yer buldu.

ANAR Sosyal Araştırmalar Merkezi sahibi Dr. İbrahim Uslu, 27 Nisan'ın Türk siyasal hayatının köşe taşlarından biri olduğunu söylüyor. Uslu, "Çünkü ilk kez orada sivil irade şapkasını alıp gitmedi, vesayete direndi. Bu açıdan baktığımızda 27 Nisan, Türk seçmeninin özgüveninin pekişmesine katkıda bulunmuştur. Toplum, öteden beri sıcak bakmadığı askeri vesayeti bertaraf edecek enstrüman ve mekanizmalara 27 Nisan'a kadar sahip değildi." diyor. İbrahim Uslu, muhtıraya gösterilen dik duruşla birlikte sivil inisiyatifin ilk kez vesayetçileri alt etmeyi başardığını belirtiyor. Uslu, "Eğer AK Parti zikzaklar yapsaydı, geri adım atsaydı ve 28 Şubat'taki koalisyon ortakları gibi davransaydı o süreçten oy kaybederek çıkardı. Toplum mühendislerinin en sofistike operasyonlarından biri 27 Nisan'dı. Ne istedilerse tersi bir sonuçla karşılaştılar. Artık bu tür psikolojik harekât yöntemleriyle seçmenin manipüle edilmesi imkânsız. Vesayetçilerin sivil toplumu sindirmesine olanak yok. Seçmen kendi egemenliğinin üzerindeki bir vesayetten hoşlanmıyor, her fırsatta bu tepkisini ortaya koyuyor. Sivil toplum ilk kez 27 Nisan'dan sonra verilen cevapta kendini güçlü hissetti ve vesayete karşı çıktı. AK Parti'nin seçim zaferi, seçmenin 27 Nisan ruhuna gösterdiği bir tepkidir." ifadelerini kullanıyor.

YANLIŞ YERDE DURANLAR, BEDELİNİ ÖDEDİ

Optimar Araştırma Şirketi sahibi Hilmi Daşdemir ise hükümetin 28 Nisan karşı bildirisinin etkisine vurgu yapıyor. Demokrasinin yanında konumlanarak 'Biz bunun bedelini ödemeye hazırız' mesajını verildiğini belirtiyor: "Eğer o cevap verilmemiş olsaydı belki bugün AK Parti diye bir parti de olmayacaktı. 27 Nisan sürecinde yanlış yerde duran DYP ve Anavatan kendi idam fermanlarını imzaladı."

TANAR Araştırma Şirketi sahibi İbrahim Kalemci ise 28 Şubat'ta yapılamayanın 27 Nisan'da yapıldığını söylüyor. 28 Nisan cevabıyla 'ürkek değil erkek partiyiz' mesajı verildiğini belirtiyor. Kalemci, Cumhuriyet mitingleriyle kurulan ittifaka karşı milliyetçi-muhafazakâr kesimlerde oluşan tepkinin de seçmenin e-muhtıradan bu denli etkilenmesini körüklediğini belirtiyor